Alain De Botton: Bazı Yazarlarla Geç Tanıştığına Üzülürsün Ya İşte Öyle Bir Şey

Evde canımız sıkkın otururken yapılacak en iyi şeylerden biri havaalanına gitmektir.

Evi zaten havalimanına yakın biri olarak bu çılgın fikir zaman zaman benim de aklıma düşmüştü. Ancak geçen hafta tanıştığım Alain De Botton‘dan da bu öneriyi okumak gezegende yalnız olmadığımızın güzel bir göstergesi oldu.
Zürih’te doğmuş ve halen Londra’da yaşamaya devam eden yazarın Görmek ve Fark Etmek isimli kitabı memleketine dair izlenimleriyle başlıyor. Zürih’in hiç de sıkıcı olmadığına bizi ikna etmeye uğraşıyor ve devam ediyor.

 

İlerleyen kısımlarında moden insan hayatının izdüşümü üzerine o kadar leziz betimlemeler ve açıklamalarda bulunuyor ki sizin hayatınızdan bir anınızı yazdığını düşünüyorsunuz. Ama asıl paradoks da bu değil mi? Bu adam bizi tanımıyor. “Peki ama nasıl?” sorusunu aklımıza getirmeden kendisi cevap veriyor:
Kitapları başkaları yazmış olsalar da onlarda kendimizle ilgili bir şeyler buluruz, garip bir paradokstur bu.
Kitaba dair en güzel vurgulardan birisi ise geçmişte tesadüf eseri bu yazının başlığının altında da gördüğünüz “Gece Kuşu” isimli eserini keşfettiğim ve insanı garip duygulara sürükleyen ressam Edward Hooper’ın eserlerinden aşağıdaki gibi bahsetmesi:
Hooper’ın insanları evden uzaktır. Oturdukları ya da ayakta durdukları mekanda onlardan başka kimse yoktur; kimi bir yatağın köşesine oturmuş mektup okur, kimi bir barda tek başına içki içer, kimi trenin penceresinden dışarıyı seyreder, kimi de otel lobisinde kitap okur. Yüzlerinde kırılgan ve içe dönük bir ifade vardır. Az evvel terk etmiş ya da az evvel terk edilmişlerdir, kendilerine bir iş, bir sevgili ya da arkadaş aramaktadırlar, bu arayışla geçici seyehat mekanlarına sürüklenmişlerdir. Vakit genelde gecedir ve pencerenin dışında karanlığın, uçsuz bucaksız bir ovanın ya da tuhaf bir şehrin tehdidi kol gezer. Hooper’ın tabloları, kasvetin ta kendisini resmediyor olmasına karşın onlara bakmak karamsarlık vermez insana. Aksine, tablolara bakan kişi kendi hüznünün yansımasını görür; hüznün can yakıcılığı az da olsa dinmiş olur. Üzgün olduğumuzda üzgün kitaplar bize teselli verir. Sarılacak ya da sevecek kimsemiz olmadığında yalnızlık kokan benzin istasyonlarına gitmemiz gerekir belki de.

Sözü çok daha uzatmadan kitap üzerinden aldığım notları sizlerle paylaşayım:

Gustave Flaubert ‘Erdemli olmaya giden yolun başında burjuvalara duyulan nefret vardır’ der.

Yalnızca sıkıcı insanların canı sıkılır

Modern ve laik toplumlardaki insanların çoğunun benimsediği görüşe göre ‘herkes’ gibi olmak, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, tam anlamıyla kadersizliktir. Doğru düşünen insanların amacı, kendilerini bu grubun dışında bir yerde tanımlamak ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde bu gruptan ‘ayrı durmaktır’.

Bir çocuk için bir dilim ekmeğe yağ sürmenin, yatakları toplamanın olağanüstü güzellikler barındırabileceğini hep unutuyoruz.
Kitaptaki bir bölüm bu başlık ile açılmış

Kitaptaki bir bölüm bu başlık ile açılmış

Âşık olmak ne kadar kolay.

Sri Lanka’dan gelen Sloth ayısının sabit olmayan, uzun dişleri var; ön kesici dişlerinden ikisi yok, böylece karıncaları yuvalarından emerek çıkarıp yutuyormuş.

1842 Mayısında Regent’s Park Hayvanat Bahçesi’ni ziyaret eden Kraliçe Victoria günlüğüne Kalküta’dan gelmiş bir orangutan gördüğünü yazmıştı: ‘Çayını fincana döküp içmeyi harika bir şekilde beceriyor, ama bu insani görüntüsü hiç de hoş değil, çok rahatsız edici.‘ (Bu satırları okuyunca kendimi Holiday Inn’in odalarına benzeyen bir kafese kapatılmış olarak düşündüm, kafesin ortasında bir kapak açılıyor ve günde üç öğün yemeğim geliyordu, televizyon izlemekten başka yapacak bir şeyim yoktu,  işte ben o kafesteyken etrafımda bir grup zarara toplanmış bana bakıp kıkırdıyorlar, beni kameraya çekiyorlar, kocaman dondurmalarını yalarken birbirlerine boynumun ne kadar kısa olduğunu söylüyorlardı.)

Garip davranışlarımızın temelinde basit hayvani güdülerin olduğunu görmek bizi rahatlatır; bu garip davranışlarımız, yiyecek bulma sığınacak bir yer arama ve genleri sürdürme isteği gibi hayvani güdülerin karmaşık bir biçimde ifade edilmesidir.

Espri yapmak bir durumda şikayetçi olmak anlamına gelir; esprilerde küstahlık, Zalimin kendini beğenmişlik eleştirilir, erdem ve sağduyudan uzak her türlü davranıştan duyulan rahatsızlık dile getirilir

Karikatürün etkili bir eleştiri aracı olmasının nedeni, bizi eğlendiriyor gibi görünürken bir düşünce iletmesidir

Aşırı yersiz olan şeyler bizi güldürür. Kendileriyle ilgili yarattıkları imajını görkemi altında ezilen, İyi İnsan olma ile güçlü insan olmayı dengelemeyen krallara güleriz

 

Modern ofislerin en çarpıcı özelliği, ne bilgisayarlarda, ne otomasyon sistemlerinde ne de küreselleşmenin nimetlerinde bulabilirsiniz. Herkesin inandığı o düşünce yatar modern ofislerin en çarpıcı özelliği: İş bizi mutlu etmek zorundadır.

Bizim toplumumuz, sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi.

 

Benjamin Franklin, Diderot ve Rousseau gibi burjuva düşünürlerin kitaplarında çalışmanın yalnızca para kazanmanın aracı olarak değil, ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak da tanımlandığını görürüz. Bu yeni tanımın kabul görmesiyle birlikte insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başladılar

Maaşı iyi olan, prestijli işlere ancak zeka ve beceri açısından üstün olanların sahip olabileceği düşüncesi yerleşince, işimiz bizimle ilgili bir bilgiyi doğrudan iletir hale geldi.

Amerika’da Protestan mezhepleri Tanrı’nın kullarından, hem dünyevi hem de ruhsal açıdan başarılı bir yaşam sürmelerini istediğini söylüyordu; bu dünyada edinilen serveti hak ettiğinin göstergesiydi.

Meritokratik dönemde insanı küçültücü işleri yapanlara yalnızca acıma duyulmadı, aynı zamanda onların bu işleri hak ettikleri düşünüldü, prestijli işleri yapanların da bunları hak eden insanlar olduklarına inanılıyordu. Bu yüzden insanların birbirlerine hemen ne yaptığını sormalarına verdikleri yanıtları dikkatle dinlemelerine şaşırmamak gerekir.

James’e göre kendimizden hoşnut olabilmemiz için her kalkıştığımız işte başarılı olmamız gerekmiyordu.

 

Groundwork of the metaphysics of moral(1985) adlı eserinde Immanuel Kant, insanlara karşı ahlaklı davranış sergilemenin tek yolunun, onları kendi zenginliğimiz ve zaferlerimiz için bir “araç” olarak kullanmaktan değil, onlara “yalnızca kendileri oldukları için” değer vermekten geçtiğini anlatmıştır.

“Ekonomik düzen, işçiyi yalnızca çalışan bir hayvan, en kaba bedensel ihtiyaçlarını karşılayan bir yaratık olarak görür.” Marx’a göre işçilere ödenen maaşlar “tekerleklere dönmeyi sürdürmeleri için sürülen yapa benzer. İşin asıl amacı paradır artık, insan değil”

Her bir organizasyonun temel amacı, ham madde, iş gücü ve makineler için mümkün olan en düşük fiyatı ödeyip, üretilen malı mümkün olan en yüksek fiyata satmaktır.

İşverenle çalışan arasındaki ilişki ne kadar arkadaşça bir ilişkiye de dönüşse, işçiler ne kadar iyi niyet de gösterseler, kendilerini görevlerine ne kadar adarlarsa adasınlar; işçiler statülerinin güvenli olmadığı duygusuyla yaşamak zorundadır.

Hayatın doğası gereği sefil olması gerektiğini savunan görüş, yüzyıllar boyunca insanlığın en önemli varlıklarından biri olmuştur.

Çalışmanın bize mutluluk getirmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçersek iş hayatımız daha katlanılabilir hale gelir

 

Özgün bir benlik, başkalarından etkilenmeden tutarlı olabilmekle edinilir

Çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir.
Çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğuna emin olabilirsiniz.

Fazlalıklarını elbiseye sığdırmak için göbeğini içine çekmek, kumaş yırtılmasın diye soluğunu tutmak gibi bir çaresizlikti bu.

Ama sevilmek için yalan söylemek, Eğer yalan söylemezsem, sevilemem gibi sapkın bir tavrı da beraberinde getiriyordu.

(Edward Hopper’ın resmi) Otomat 1927, otomat hüzün resmidir ancak hüzünlü bir resim değildir.

Yol üzerindeki restoranlarlarda, yirmi dört saat açık olan kafeteryalarda, otel lobilerinde ve istasyon kafelerinde, yani kamusal olan ama yalnızlık hissi veren her yerde insan, yalnızlığının azaldığını fark eder, yepyeni ve bambaşka bir ortaklık duygusu keşfeder.

Çünkü bu yalnızlık hissi kahkahalar atan, birbirleriyle yakın olan insanların arasındayken yüzüme çarpmamıştı, böyle bir durumda içinde bulunduğum ruh hali ile çevremde yaşananlar arasındaki zıtlık beni mahvederdi.

Büyük bir sanatçı ile ilişkiye girmenin yan etkilerinden biri, onun yapıtları sayesinde bazı şeyleri fark etmeye ve anlamaya başlamamızdır.

Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır.

Geniş düşünceler geniş manzaralara, yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar.

Akıl, düşünmenin en gerekli olduğu zamanlarda düşünceden kaçmaya meyleder.

Ulaşım araçları arasında düşüncenin gelişimine en çok yardım eden araç tren olsa gerek. Trenden görünen manzara gemideki veya uçaktaki manzaralar gibi tekdüze bir biçimde akıp gitmez; trenin hareketi, bizi çileden çıkarmayacak kadar hızlı ve yanından geçtiğimiz nesneleri ayırt edebileceğimiz kadar yavaştır.

Aşk, başka bir çok özelliğin yanı sıra yalnızlığın üstesinden gelmemize de yardımcı olur.

İnsanın morali bozuk olduğunda Schopenhauer okuyarak kendini daha iyi hissetmesi gibi

Sadece 100 sayfalık olmasıyla beni kendine hayran bırakan bu kitabı ve yazarı ısrarla okuyunuz.