Facebook Diyeti

Teknoloji iyi bir uşak ancak kötü bir efendidir.

2013 yılın yaz aylarında Ankara’daydım. Bir gün Ankara’nın toplamda 38.5 Km’yi bulan metrosundan çıkıp eve doğru yürürken aklıma bir fikir düştü. Sıklıkla başıma gelmiştir zaten. Metronun yürüyen merdivenlerinden çıkarken hep bir düşünme almıştır beni. Yürüyen merdivende sağ tarafta dururken aslında durmaktan çok daha fazlasını yapıyoruz. Yavaşlıyoruz, düşünmeye fırsat veriyoruz.

O gün Ankara metrosundan çıkarken aklıma gelen fikir: hayatlarımızın ne kadar hızla çevrimiçi hale geldiği üzerineydi. Dünya’yı saran ağ dedikleri şey öyle karşı konulamaz biçimde hayatımıza entegre oldu ki cazibesi karşısında nutkumuz tutuldu. Teknoloji hep böyle yaptı.

 İlk etapta gerçek adımızın soyadımızın  gizli kalmasını gerektiğini savunur, takma isimlerle ile internet alemine nam salarken bir anda kimliğimizi paylaşmanın bir zorunluluk olması gerektiğini son derece haklı bir dava olarak destekledik. Cesaretin varsa kimliğini açıklarsın bile demiş olabiliriz. İsmini açıklamayanlara öfkelendik. Facebook bu dönüşümü hızlandıran araçlardan yalnızca bir tanesi oldu ve başarıyla sürdürmektedir. Örneğin aşağıda gördüğünüz yardım sayfasından anlayacağınız üzere yalnızca harflerden oluşan, numara kullanmayacağınız isminiz olması gerekli savunuyor.

Screenshot from 2014-08-31 23:30:22

Facebook’un ilk ne zaman bizden cep telefonu numaramızı istediğini hatırlıyor musunuz? Ya da mezun olduğumuz okulu ilk ne zaman facebook’a yazmıştık? Ya da ne zaman bir kız/erkek arkadaşımız olduğunda bunu facebook’ta belirtmek zorunda hissettik?

Çok güzel, çünkü ben de hatırlamıyorum.

İşte öylece metrodan çıktığım öyle bir günde ara vermeye karar verdim. Bir yıl boyunca facebook’a hiç bir şey göndermeyeceğime dair kendime söz verdim.

Adına bir diyet diyebiliriz. Bugüne kadar timeline adı verdikleri zımbırtıda sadece tek bir şey paylaştım(İşte kendimi durduramadığım o şey). Ama size karşı dürüst olacağım zamanla esnetmek zorunda kaldım. Özellikle mesajlaşma ve etkinlik yönetimi vazgeçemediğim şeyler arasına girmiş. Facebook diyeti ne başladığım ilk günlerde elim sürekli akıllı telefonuma giderek bir şeyler yazmaya gitti. Durdum.

Bilgisayarı açtığımda, telefona her elim gittiğinde kendimi “Ne düşünüyorsun?” sorusuna cevap vermek üzereyken buldum. Bir daha durdum ve “Dünya üzerinde tam şu anda 7 milyar insan yaşıyorken ve geçmişte bunca insan yaşamışken senin aklına gelen bu şeyi bu gezegenin gerçekten bilmeye ihtiyacı var mı?” dedim, sildim. Esasen böyle uzun cümleleri tek seferde kuramam (ama yazarken oluyor). Oldu işte.

Cevap veremediğim sorular artmaya başladı. Her soru beraberinde daha derin anlamlar getirdi. Bu bir yıllık süre içerisinde çok acayip şeyler gözlemledim.

Sosyal medya insanın içinde öyle karşı konulmaz bir noktaya harekete geçiriyor ki karşı koymakta zorlanıyoruz. İnsanlar bizi beğensin, takdir etsin istiyoruz ve inanın bana bunun bir sonu yok. İnsan olarak sürekli beğenilmeye, takdir edilmeye muhtacız. Bu yüzden sosyal medyaya ilettiğiniz her gönderinin, her fotoğrafın ardından kapattığımız pencereyi yeniden açıp bir daha az önce gönderdiğimiz şeye bakıyoruz. Değişecek tek şey birinin yaptığımız işi takdir etmiş/beğenmiş olması(ihtimali). Bu hayatımızın gerçek tutkusu oldu ve ne paylaştığımızın artık önemi kalmadı.

breaking-news

facebook diyeti ndeyken erişim gidince haber olmuştu

Hatırlar mısınız bilmiyorum geçtiğimiz Ağustos 2014 dünyanın 1 Milyar üyeyi geçmiş sosyal ağı olan facebook’a erişim kısa süreliğine kesildi. Sanırsınız dünyanın sonu gelmiş gibi, yolcu uçakları az önce Dünya ticaret merkezine çarpıp yeniden 11 Eylül 2001’i tekrarlamış gibi son dakika haberi olarak verildi. Hala inanamadınız değil mi?

Bir akıllı telefonum olduğundan beri bildirimler kıpraşım, titreşim, sesli uyarı, flaş etkisinde ışık biçimde gelir. Bütün bunlara rağmen yetişemediğinizi hissedersiniz. Tuş kilidini açıp, yeni bir şey olup olmadığını kontrol edersiniz.

Kahretsin biz ne zaman bu kadar bağımlı olduk?

Her şeyin başladığı noktayı hatırlıyorum da 1999 yılıydı. Cep telefonları henüz piyasada o kadar dominant bir yer bulamamıştı ve Matrix’in ilk filmi cep telefonundan daha popülerdi. Anlatmaya çalıştığı mesaj gayet açıktı. Bağlanacaksınız ve vazgeçmenin mümkün olmadığı noktaya gelince ne kadar kurtulamayacağınızı anlamayacaksınız. Velev ki filmde kurtarıcı Neo iken bu Dünya’da sizden başkası olmayacak.

Şimdi sizden bir ricam var.
Hayır, hayır facebook’unuzu kapatın gibi şeyler söylemeyeceğim. Sadece kısa bir süre uzak durmayı deneyin. Gittiğiniz yerde check-in yapmayı değil de gerçekten ruhunuzla orada bulunmayı deneyin. İspat etmek içinde bir fotoğraf göndermeyin veya tam o anda ne hissettiğinizi en yakınınızda olan kişiye söyleyin. Neyin gerçekten eksik olduğunu, neye gerçekten ihtiyacınız olduğunu keşfedeceksiniz(kesin bilgi[denemiş birisi olarak söylüyorum]).

Çünkü hayat tercih ettiklerimiz kadar, tercih etmediklerimizdir de

Bu yazımı beğendiyseniz teşekkür etmek için paylaşabilirsiniz

*Kapak Fotoğrafının Kaynağı